15 Ocak 2011 Cumartesi

Sabaha Bırakma Sakın Bu Geceyi




Bunca zaman her şeyi iki kez deneyen biri olarak ben; bırakıp gitmeyi denemedim hiç. Temkinliydim hep. Başkasına vereceğim zararlardan korktum. Oysa ki zarar ihalesi hep bana kalmış bugüne kadar. Hep kaybetmişim beklerken; doğru zaman, doğru an, doğru insan, falan filan... Fark etmek için çok mu geç? Elini tutmak, saçını okşamak, onu bulmak için çok mu geç? Değiştiremediğim çizgiler üzerinde gidip geliyorum. Yeni çizgiler çizmek, kendi çizgilerimde yürümek ve yürüdüğüm yerde çizgiler oluşturmak imkansızmış gibi geliyor hep. Başkasının oyununda, kurallara uymak zorunda olan bir figüranmışım sanki. Sen de öyle hissetmiyor musun? Ne kadar daha beklemen gerek? Ne kadar beklemem? Beklememiz? “Sabah olsun bakarız” der ve yatarız ya hani aklımıza bir fikir düştüğünde. İşte o fikir hep unutulmuştur ertesi sabah. Çünkü yeniden, değiştiremeyeceğimiz çizgilerle çizilmiş yeni bir sabaha “günaydın” deriz. Birlikte ama yalnız. Sınırlanmış ve değiştirilmez sandığımız.
Sabaha bırakma sakın bu geceyi. Üvey evlat muamelesi yaptığımız “gece”dir bize asıl yol gösteren. “Sabah ola hayrola” der insan, gece karanlık ve bilinmezdir çünkü. Karanlık yoktur oysa, ışığın yokluğu vardır sadece. İşte bu gerçekliği fark ettiğimizde artık ne uyumak ne de çizgilerden yürümek zorundayızdır. Işığın yokluğunda çizgiler kaybolur çünkü. Fütursuzca yürüyebilmek mümkündür. Çoktan uyumuştur herkes ve her şey lehimizedir artık. Işığın yokluğunda görürüz aslında kendimizi.
Pencereyi açıp “ellerim bağlı olmadan öleceğim” diye haykır ve reddet sana dayatılan hayatı. Yanlış seçimlerini ve devam ettirmek zorunda olduğun sorumluluklarını, öğrenilmiş çaresizliklerine ekle ve tekmeyi bas gitsin. Yalnız sen ve ben kalalım. Bedenimiz pes edene kadar burun buruna ve gözlerimiz açık kalalım, ışığın yokluğuna inat. Ve nerede olmak istiyorsak orada olalım.
Işık insanları yeniden uyandırmadan gitmek gerek buralardan. Her şeyi bırakıp umarsızca kaçmak… Hazırlanmadan, yanına diş fırçanı falan almadan basıp gitmek… İlk içtiğinde boğazına bayram havası yaşatan buz gibi biranı yarım bırakıp, çayından son bir yudum almaya çalışmadan, not bırakmadan tüymek… Hava nasıl diye pencereden bakmadan çıkmak dışarı, ne giysem diye düşünmeden sana kollarını açana gitmek çırılçıplak ruhunla… Şakır şakır yağan yağmura aldırmadan çamurlar sıçratarak her tarafa, bir çocuk gibi ona ulaşmaya çalışmak… Ona dokunduğunda onu da çekip dipsiz kuyusundan kurtarmak gerek.
Geride kalanları ister istemez kafana takarak, büyük bir kuşkuyla, en güzel korkuyla koşmak gerek… mutluluğa doğru… gerçek aydınlığa… sahte güneş doğmadan önce… bir an evvel…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder