6 Şubat 2011 Pazar

Dünyayı kim yönetiyor sahiden... Gürkan Hacır (Akşam)

Her toplumsal olayı Amerika veya İsrail'e bağlamak bence kolaycılıktır. Ama gelin görün ki Amerika İngiltere ve de İsrail hemen her olaydan kazançlı çıkmayı beceriyor. Bakın Mısır'da 70 milyar dolar servetiyle 30 yıldır diktatörlük süren Mübarek de Amerika'nın adamıydı, yerine getirilmesi düşünülen El Baradey de... Peki nasıl oluyor da hep kazanan Washington / Londra hattı oluyor? Bu Dünya İmparatorluğu'nun arkasında hangi güç var? Onun hikayesine uzanmaya ne dersiniz...

GEÇTİĞİMİZ hafta Mısır'daki eylemlerin başladığı ilk günlerdi. telefon eden bir arkadaşım, Mısır halkına destek vermek için Mısır Konsolosluğu'nun önüne gitmemizi teklif etti.
- Hayrola?.. Ne zamandan beri Amerikan operasyonlarına destek verir oldun, dedim.
Solcu arkadaşım kızgınlıkla söylendi...
- Hemen her şeyi Amerika'ya bağlayan komplo teorisyenliğinizi anlayamıyorum. Orada diktatörlüğe karşı ayaklanmış bir halk var.
- İyi de o halk neden Amerika / İsrail yandaşı gördüğü Mübarek'i kovalarken tek bir Amerikan tesisine bile tepki yöneltmiyor. Birbirini boğazlayıp linç eden halk, Amerikan Elçiliği'ne doğru neden yürümüyor? Onları hangi görünmez el engelliyor?..

YENİ DÜNYA VE MİMARI HUPE
Evet, şaka bir yana biraz derinlere doğru uzanalım bakalım... Dünya İmparatorluğu'nun temeli 'Yeni Dünya Düşüncesi'ne dayanır. Yeni Dünya Düşüncesi'nin mimarı ise bir büyükelçi olan Robert Strausz Hupe'dir. Hupe'nin kaleme aldığı 'Yarının Dengeleri' (The Balance Of Tomorrow) adlı kitap, dünyada hakim kılınacak yeni süper gücü tarif ediyordu. İki kutuplu dünya düzeninin geçici bir düzen olacağını, sonunda dünyanın tek kutuplu mükemmel bir dünya düzenine ulaşacağını iddia ediyordu. ABD bu yeni sistemin süper gücü / lideri olacaktı.

Hupe bu kitabı İkinci Dünya Savaşı'nın bittiği yıl olan 1945'te kaleme almıştı. Bu teoriyi kurarken de yalnız değildi. CFR (Dış İlişkiler Konseyi) üyesi yakın dostları vardı. David Rockefeller, Henry Kissinger, George Kennan, Zbigniev Brezezinski, Samuel Huntington.
İsimler tanıdık geldi değil mi? Kissinger ünlü ABD Dışişleri Bakanı, Kennan ünlü Truman doktrinin fikir babası, Brezezinski ise ABD Başkanı Jimmy Carter'in Ulusal Güvenlik yardımcısıdır. Robert Strausz Hupe ise bir dönem ABD'nin Türkiye Büyükelçiliği'ni de yapmıştı.

Yani hemen hepsi Amerikan siyasetine ve dolayısıyla dünyaya yön veren isimlerdi. (Bir kısmı halen vermeye devam ediyor...
Huntington'ın Medeniyetler Çatışması tezini hatırlayın...)
Hupe ve arkadaşları oluşturdukları bu yeni dünya düzeninin temelini finans / kapital üzerine kurmuşlardı. Yanlış anlaşılmasın. Hupe sadece devam edegelen bir sistemin yeni yüzyıldaki formülünü yapmıştı. Yoksa finans-kapitale dayalı sömürge sistemi zaten tıkır tıkır işliyordu.


ELİTLERİN SONSUZ İKTİDARI
Bu arada CFR için de küçük bir parantez açalım. CFR (Council on Foreign Relations) 1920'lerin başında bir avuç 'elit' tarafından kuruldu.
Birinci amacı şuydu: Anglosakson sermayesinin dünya egemenliğini askeri güce dayalı olarak sürdürmek.
İkinci amacı: Dünyanın halklarla değil 'elit'lerce yönetilmesi. (Brezeznski buna jet çağı elitleri tanımlamasını kullanıyor)
Üçüncü amacı: Ulus devletlerin ortadan kaldırılması.
Dördüncü amacı: Özgürlükçü demokrasinin hakim kılınması (Burada kastedilen özgürlükçü demokrasi sahte bir demokrasiden başka bir şey değildi. CFR artık bir ülkeyi işgalinde tank top değil bu sihirli sözcüğü kullanacaktı. Demokrasi!)


DÜNYAYA HAKİM 12 AİLE
CFR'nin kararlarının alındığı çekirdek örgütlenmesinde iki aile deşifre edilmişti. Rockefeller ve Rotcsild aileleri. Peki CFR'nin tepesinde kim oturuyordu? David Rockefeller! Şimdi burada duralım. Hep söylenir. Dünyayı yöneten 12 aile vardır diye. Evet doğrudur. Dünyayı yöneten etkin/elit büyük on iki aile vardır. Ama bunların içindeki iki aile dünyanın gerçek sahipleridir dersek yanılmamış oluruz. Rockefeller ve Rotcsild Aileleri! Bu iki ailenin yönettiği parasal güç dünya ekonomisinin yarısından fazladır. (Rothschild Ailesi'ni ve Rockefeller Ailesi ile yaşadığı rekabeti bir başka yazı konusu olarak saklayalım. Özellikle Rockefeller'in Exxon Mobil'i yükseltmek için BP'yi nasıl batma noktasına getirdiğini ileride anlatırım.)


ROCKEFELLER BURSUNUN ŞANSI
Şimdi oğul David Rockefeller'in sahibi olduğu şirketler, yönettiği ve yardım ettiği fonlar, sivil organizasyonlar dernekler, vakıflar, think thank kuruluşları ile dünyanın neredeyse yarısından bile fazla bir etki alanına sahiptir. (Örneğin gelecek vaat eden binlerce gence verilen ünlü Rockefeller öğrenim bursu ülkelerin siyasetinde önemli rol oynar. Bizde Rockefeller bursuyla okuyan onlarca ünlü isim vardır. Ama ben sadece ikisini söyleyeyim. Bülent Ecevit ve Deniz Baykal.) Rockefeller Ailesi'nin bu yere göğe sığmayan nüfuzuna bir de onursal başkanı olduğu CFR'nin gücünü ekleyin. Varın durumu siz düşünün...


YA HEDEFİZ YA KONTROLDE
Hükümetler, sivil toplum kuruluşları, ordular, aklınıza güç odağı olarak gelen ne varsa CFR'nin ya kontrolünde ya da hedefindedir. Her şey ama her şey uzun planlar dahilinde yürürlüğe konur. Ve tek dünya imparatorluğuna gitmek için engeller birer birer ortadan kaldırılır. Şimdi durumu anladınız mı? Neden öyle sokağa dökülünce devrim olmaz... Veya her isyan ve kaos nihayetinde küresel güçlere hizmet eder!.. Mısır'daki isyanda da yaşanan budur, Davos'taki meydan okumada da!..
twitter.com/gurkanhacir

Çağımızın sihirli sözü DEMOKRASİ
Evet sihirli sözcük 'demokrasi'... Ama nasıl bir demokrasi? Geri bıraktırılmış cehalete boğulmuş ve yoksulluğa gömülmüş bir halka sunulacak demokrasi ancak elitlere hizmet eden bir sistem olacaktı. (Bugün Türkiye'de de yaşadığımız kısmen bu değil mi? Liderin karizmasına veya yürüyüşüne bakarak oy veren bir seçmen profilimiz yok mu?) Yani dünya da hangi siyasal düzen hakim olursa olsun, bu mutlak ve mutlak 'elit'lerin sermayesine hizmet edecekti. Kimi zaman kaos yaratılacak kimi zaman ayaklanmalar tezgahlanacak ama bütün bunlar elitlerin küresel sermayesine katkıdan başka bir şey sunmayacaktı.

CFR'nin cephe örgütleri ve üye tipolojisi
CFR'nİn iki alt örgütlenmesi daha vardı. Trileteral ve Bilderberg Konseyi. Bu iki teşkilatta CFR'nin adeta cephe örgütlenmesiydi. CFR'nin 4 amacı olduğu gibi 4 tip de üyesi bulunuyordu. Birinci grup üyeler, merkez üyeler. Bu üyeler tüm kararları alıp uygulayan üyelerdi. İkinci grup üyeler ise Trileteral ve Bilderberg üyeleri arasından seçiliyorlardı. Üçüncü grup Kuzey Amerika, Kuzey Avrupa ve Japonya'dan seçilen üyelerden oluşuyordu. Son grup ise daha çok Türkiye, Yunanistan gibi ülkelerin yanı sıra İskandinav ülkelerinden seçilen üyelerden oluştu.

Kulübün büyük patronları
CFR'nin elit kulübünde kimler yer alıyor? En tepede Çar David Rockefeller var. Hemen altında Rockefeller ve Rothschild aileleri bulunuyor. Onların altında ise 3 bölüm halinde 'elit'ler var. Kuzey Amerika Elitleri, Avrupa Elitleri ve Japonya Elitleri.
İşte fikir vermesi için birkaç isim:
Japonya Elitleri: Hitachi, Mitsubishi, Toyota, Iwasaki
Kuzey Amerika Elitleri: JP Morgan, Bill Gates, Robert Murdock.
Veee bizden bir isim Rahmi Koç.
Avrupa Elitleri: Rothschild, Von Simens, Sacher Hoffman, İngiltere Kraliçesi Elizabeth, Morgan Grenfell, Herz...

Hedef tek bir dünya devleti
Rockefeller Ailesi'nin serveti 200 milyar dolara yakın. Dünyanın 110 ülkesinin bütçesinden daha büyük bir zenginlik. Şu an başında oğul David Rockefeller var. Exxon Mobil, Citi Group, JP Morgan gibi dünya devi şirketlere sahip. David Rockefeller gelecek planını şöyle açıklıyor: 'Dünyada bir devlet oluşturduğumuzda, halkların kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve entelektüelleri olan 'elit'in otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur.'

Hurşit Güneş'ten sitem var
GEÇTİĞİMİZ hafta CHP'nin aristokratları yazıma CHP Gen. Bşk. Yrd. Prof. Hurşit Güneş itiraz etti. Hayır hayır, yazdığım bilgilere değil. Bunca yıldır siyaset içinde bulunan birisi olarak sadece babası ve akrabalık ilişkileriyle anılmasını doğru bulmadığını söyledi. Bence de doğru. Kişi, ailesinin veya babasının ismiyle değil, yaptıklarıyla anılır ve değerlendirilir. Ama ben de araştıran birisi olarak görevimi yapmak zorundayım. Türkiye'nin en köklü partisinin 15 kişilik merkez komitesinde 6 kişinin birbiriyle akrabalık vs. bağı varsa bu durum 'anomali' değil midir? Sadece bu ilginç duruma işaret ettim. Üstelik yazımda bir akrabalık bağını da atlamışım. Hurşit Hoca'nın da İnönü'lerle akrabalık bağı varmış. Yeni öğrendim....

25 Ocak 2011 Salı

Sağolun... Varolun...

Kolayca geçiverdim, bir gecede
Yirmi ile dostluğumdan otuzla olan münasebetime
Bir mağarada yakalamayacakları kesin beni
Günahkar değilsem de mübarek biri olmama da çok yol var şimdilik.
Sahip olduğum şeylerden yorulduğum zamanlar adına konuştuğumda
Büyük bir şapşallık duyuyor ve tırmalıyorum maymunun kafesini tam gözlerinin içine bakarak.
Sizi yakan şeyeler üzerinde bir yer edinebildiğinizde ateş olur, kor kalırsınız.
Öpmesine izin vermek yerine öpmesini ister,
Düşmek yerine süzülürsün extrosferler arasında çizdiğin zigzaglarla.
Gözlerini kapatman da gerekmez üstelik
Yahut açmak için özel çaba sarfetmek.
Hayatının anlamını, varoluş nedenini öğreneceğin hatta ve hatta yaşayacağın güne, an'a yaklaştığında
Dingin bir hal alır;
Her zamanki kahveni daha bir iştahla içersin...

Hayatın amacı nedir LYA?

"Hayat, manyetik enerji olan kendisinin, antitezini açıklamakta karşılaştığımız karışıklığı yenmektir. Ama, ölesiye bir savaş değildir, belki de savaştır... söylemek istediğim, sizin dünyada alışık olduğunuz türden bir savaş olmadığı. Bu savaş insanın içindedir. Yanlışları, kusurları düzeltmek, meziyetler yaratmak için yapılır bu savaş. Size daha önce de söyledim. Hayat, prensip olarak elektromanyetik bir anımsama fazıdır. Yani siz, doğduğunuzda, her şeyi yoğunlaştırılmış bir biçimde belleğinize yerleştirilmiş olarak doğuyorsunuz. Zaman içinde ataletiniz sayesinde bunları yeniden keşfediyorsunuz. Hayatınızı dengeli bir biçimde sürdürebilmek için mücadele veriyorsunuz.Zekanızı öyle bir düzeye yükseltmelisiniz ki, belleğiniz, varolabileceğiniz süreyi uzatmaya yardımcı olsun... bu da bazı duygular ve özelliklere karşı savaşmakla mümkün olur. Böylece, içinizde gerçek bir savaş başlar."

17 Ocak 2011 Pazartesi

Toki Toki

Aslantepe komünü...

Hikayenin başlangıcı

A.E.

Bir arkadaşın msn iletisinde yazan, Albert Einstein'ın bir cümlesini alıntılayacaktım. Sonuna da isminin baş harflerini yazdım. Cümleyi ben söylemişim gibi oldu. Tebessüm ettim, çayın altını yaktım, vazgeçtim.

Re-tweet

Yeniden twitter hesabımı kullanmaya başladım. Takiplemek üzerine faydalı olacak muhtemelen. Bir çok göz önündeki ismin gerçek duygularını ortaya çıkartıyor. Barış Kuyucu bunun en yakın örneğiydi. Şimdi müsteşarlar filan ilkokul çocuğu gibi sövüyor. Sonra hesaplarını kapatıyorlar tepkilerden. Onlardan boşalan yeri bana verdiler şimdi. Alesten biraz daha yüksek alırsam ben de müsteşar olurum. Nasılsa liyakata dayalı bir makam teslimi var ülkede (!)

Sabah mı?

Ateşböcegi olsam,ben de sevmem sabahı..

15 Ocak 2011 Cumartesi

Geceye ağıt @Geyikli

Sabaha Bırakma Sakın Bu Geceyi




Bunca zaman her şeyi iki kez deneyen biri olarak ben; bırakıp gitmeyi denemedim hiç. Temkinliydim hep. Başkasına vereceğim zararlardan korktum. Oysa ki zarar ihalesi hep bana kalmış bugüne kadar. Hep kaybetmişim beklerken; doğru zaman, doğru an, doğru insan, falan filan... Fark etmek için çok mu geç? Elini tutmak, saçını okşamak, onu bulmak için çok mu geç? Değiştiremediğim çizgiler üzerinde gidip geliyorum. Yeni çizgiler çizmek, kendi çizgilerimde yürümek ve yürüdüğüm yerde çizgiler oluşturmak imkansızmış gibi geliyor hep. Başkasının oyununda, kurallara uymak zorunda olan bir figüranmışım sanki. Sen de öyle hissetmiyor musun? Ne kadar daha beklemen gerek? Ne kadar beklemem? Beklememiz? “Sabah olsun bakarız” der ve yatarız ya hani aklımıza bir fikir düştüğünde. İşte o fikir hep unutulmuştur ertesi sabah. Çünkü yeniden, değiştiremeyeceğimiz çizgilerle çizilmiş yeni bir sabaha “günaydın” deriz. Birlikte ama yalnız. Sınırlanmış ve değiştirilmez sandığımız.
Sabaha bırakma sakın bu geceyi. Üvey evlat muamelesi yaptığımız “gece”dir bize asıl yol gösteren. “Sabah ola hayrola” der insan, gece karanlık ve bilinmezdir çünkü. Karanlık yoktur oysa, ışığın yokluğu vardır sadece. İşte bu gerçekliği fark ettiğimizde artık ne uyumak ne de çizgilerden yürümek zorundayızdır. Işığın yokluğunda çizgiler kaybolur çünkü. Fütursuzca yürüyebilmek mümkündür. Çoktan uyumuştur herkes ve her şey lehimizedir artık. Işığın yokluğunda görürüz aslında kendimizi.
Pencereyi açıp “ellerim bağlı olmadan öleceğim” diye haykır ve reddet sana dayatılan hayatı. Yanlış seçimlerini ve devam ettirmek zorunda olduğun sorumluluklarını, öğrenilmiş çaresizliklerine ekle ve tekmeyi bas gitsin. Yalnız sen ve ben kalalım. Bedenimiz pes edene kadar burun buruna ve gözlerimiz açık kalalım, ışığın yokluğuna inat. Ve nerede olmak istiyorsak orada olalım.
Işık insanları yeniden uyandırmadan gitmek gerek buralardan. Her şeyi bırakıp umarsızca kaçmak… Hazırlanmadan, yanına diş fırçanı falan almadan basıp gitmek… İlk içtiğinde boğazına bayram havası yaşatan buz gibi biranı yarım bırakıp, çayından son bir yudum almaya çalışmadan, not bırakmadan tüymek… Hava nasıl diye pencereden bakmadan çıkmak dışarı, ne giysem diye düşünmeden sana kollarını açana gitmek çırılçıplak ruhunla… Şakır şakır yağan yağmura aldırmadan çamurlar sıçratarak her tarafa, bir çocuk gibi ona ulaşmaya çalışmak… Ona dokunduğunda onu da çekip dipsiz kuyusundan kurtarmak gerek.
Geride kalanları ister istemez kafana takarak, büyük bir kuşkuyla, en güzel korkuyla koşmak gerek… mutluluğa doğru… gerçek aydınlığa… sahte güneş doğmadan önce… bir an evvel…

En iyisi ben bi çay koyayım




Seni bırakmasa da vicdanın, terk etmek gerek bazen. Yapayalnız bırakmak en iyisidir geçmişi kendisiyle baş başa. Bitmesine izin verme "lütfen" dese de bir yerlerden bir ses, bazen koyvermek kendini yokuş aşağıya en iyisidir.

İlk yudumun ardından




Buz gibi bir biranın ilk yudumu geçiyor boğazımdan ve bu akşam kaybedeceğim çok şey var. Ve yapabileceğim tek şey ise sadece kendim olmak. Üç mum yanıyor sağ yanımda; birisi kocaman bir kalp şeklinde lakin içi oyuluyor gitgide, eriyor. Buna rağmen aydınlatıyor önümü. Diğer ikisi ise destekçisi onun adeta. Kalbimin derinliklerinde ağlayacak yer kalmadı aslında ama oraya gidip görmek istiyorum geriye kalanları. Bunun için gözlerimi al benden. Tüm dünyevi şeylerden kurtar bir dakikalığına. Ve ben kendi kalbime ineyim, keşfedeyim aslında ebedi yalnızlığımı. Sorgulamam gerek hala neden devam ettiğimi tüm bunlara. Belki de tam da kendi içime girdiğimde beni karşılayan senin gözlerin olur. Hemen ardından ağlar gözlerim, ellerindeki gözlerim.
Bilirsin, gün geceyi öldürür şafak vakti ve gece de iki günün arasına girer ve böler onları. Geceyi severim ben ikisinin arasından. Karanlık olduğu için diye düşünmüş olmalısın. Hayır. Karanlık diye bir şey yoktur. Sadece “ışıksızlık” vardır. Ve tıpkı gözlerimi benden aldığındaki gibi ışığın yokluğunda da kendimi daha iyi görürüm. Sorumluluklarım, kimliklerim, hayatımın içindeki ben değil, sadece kendimi görürüm, çırılçıplak. Tüm gerçekliğimle kendimi görürüm. Yapayalnız yürüyen ve hiç kimse gibi hissetmeyen kendimi. Bazen bu halde beni biri bulacak diye umarım. Gördükleri ben ben değilim zira. Işığın yokluğunda ben varım, ben çıkarım ortaya. Özgürce dolaşırım ruhların ıssız sokaklarında.
Paramparça vicdanlar bulvarında biraz zaman harcamayı severim. Siz ölümlüler buraları pek bilmezsiniz. Çok gelmezsiniz buralara. Yatağa girdiğiniz an ile uykuya daldığınız an arasında bazen korkularınız sizi buraya atmadıkça hiç gelmezsiniz ve geldiğinizde ise çıkışı ararsınız. Oysa ben çok severim sizi izlemeyi, sizin acziyetinizi ve merhamet talebinizi. İzin vermem vicdan azabından kurtulmanıza. Tüm çıkışları kapatırım ki yaptığınızın cezasını en adil şekilde ödeyin. Işığın yok olduğu anda ben çıkarım karşınıza. Adaleti sağlarım. Canını yaktıklarınız adına canınızı yakarım.

14 Ocak 2011 Cuma

Naili Moran




Seni görmek isterdim Naili Moran… Beyoğlu sokaklarında nasıl yürüdüğünü, basketbol topunu nasıl tuttuğunu, oyuncuna kızdığında nasıl baktığını, sevindiğinde nasıl güldüğünü, kederliyken hangi elinle içtiğini… İdeallerini ve pratiklerini yaşamak, senden öğrenirken sana öğretmek isterdim one and box ve türlü türlü antrenman drillerini. Sonunda bire bir de kapışırdık belki ama yerdin beni her türlü. Sana borcum olsun. Hikayeni ben yazacağım. Senin gibi adamın bir zamanlar var olduğunu öğrendim ya, seni daha çok tanıyacak, yazdıkça yazacağım. Büyüksün. Gerçekten büyüksün.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Zenginlik sabahları poğaça yiyebilmektir

Zenginlik;
Merdivenleri yardımsız çıkabilmektir.
Pencereden bakıp, yoldan geçenleri görebilmektir.
Her akşam kendi kapını kapatabilmektir.
Saçının okşanmasıdır.
Kolundaki saatin geleceği göstermesidir.
Bir sonraki hafta için plan yapabilmektir.
Güzel günleri bekleyebilmektir.
Bazen bir tabak makarnadır.
Bazen iki tane domates ve bir taze ekmektir.
Kendine inanabilmektir.
Zenginlik varlığından mutluluk duyabildiğin herşeydir...
Fakirlikse...
Bir kez tanıyıp,
Sonra yokluğunu öğrenmektir...

İclal AYDIN

olimpiyatEvi

Olimpiyat evi kütüphanesi hakikaten bir ev sıcaklığında ve bunu yaratan en büyük etmen kütüphane görevlisi hanımefendi. Kesinlikle sadece size yardımcı olmak odaklı orada. Yani sanki ihtiyacınız olan şeyi söylediğinizde mutfağa girip size istediğinizi vermeye çalışan bir aşçı gibi. Tüm belgelere ve materyallere olan hakimiyetinin ötesinde akşamüstü kıyıntısı olarak kendi için aldığı simiti sizinle bölüşecek kadar da cömert. Orada vakit geçirmeyi seviyorum. Araştırma yapmak çok daha keyifli bir hal alıyor.

11 Ocak 2011 Salı

Boğaziçi

‎...boğaziçi üniversitesi inklap tarihi enstitüsünün eşit ağırlık puanı istemesi de hayli ilginçmiş... yine siz kaybettiniz napalım... 6 yıl önce olduğu gibi...

AB su mu demekti bulmacalarda

Seninle gelemem dedi
Ne istiyoruz ki
Kimiz ki
İkimiz...

Ki ben istesem de
Olmaz dedi
Sen ne istediğini bilmedikten sonra

Çay bitti
Damla damla aldı
Peçeteye koydu
Peçete sırılsıklam oldu

Geldi
Tek söz yankılandı tenimdeyken
Niye gittin ki...

Audioslave

Standın üzerinde 40 lira yazan mp3 playerın kasada 30 lira çıkmasına sevinirken bir terslik olduğunu düşünmeliydim. Radyosu olmayan versiyonmuş bu. Neyse sağlık olsun. 5 liraya şu kalem radyolardan alırım ben de rastgele gelen kanalları dinlerim. Ama bu akşam rastgele modumda değil Audioslave modundayım. Bana bir Audio çalanın kırk yıl "köle"si olurum diye kelime oyunu yapasım var. Yok yok, ben susayım, Cornell'i duyayım.

Yeniliş

İnsanı kendine getiren bir his yok sayılmak. Karşındaki bunu bilinçli de yapsa, yok hayır sadece sen öyle sansan da farketmez. Hissettiğin şeydir önemli olan. Bu sefer düzeltmeye çalışacak biri de yok üstelik. Duyduğum sızı kar kalacak yanıma. İlgi bekleyen bir bebek olmadığımın farkında olacak kadar şuurum yerindeyse bu yaptığınızın sebebi nedir sayın bayan?

10 Ocak 2011 Pazartesi

ESki



Uyumadığım bir sabaha uyanmak aslında hep zor olurdu. Gün bugünse eğer sabah olmuşken uyumak aslında öldürmek o sabahın ait olduğu günü. Arkasında yaşayamadığım şeytanların uzağında bir sabah. Hep senin için beklediğim yerde buldum kendimi. Seni de karşımda. "Nerdeyim ben" diye zıplasan da yerinden, silsen de silüetini kendi haklı sebeplerinle, bölünmüş bir hayat değil bu. Kapının hemen ötesindeyim. Kurtarıcın olacağız. Seni kurtaracağız. Kal. Lütfen Kal. Kendi değişimimin içinde hala saklı kalan bir parçan var. Gün gelecek mi yine. Cebimde yine bir yüzükle. Oturduğum yerden kalmamanın verdiği inatla, hiç bende olmayacak o inançla. Kimin siyah beyazındayım?

9 Ocak 2011 Pazar

Barista Live



Hiç bir şey ilk seferki hazzı vermez. Başka bir güzelliği vardı ama. Öğreticiydi. Aşabileceğimiz bir engel ya da bir son belki de. Bekle ve gör.

Silüet



Güneş sistemi içerisinde bir yerler olmalı camdan dışarı baktığında da görebileceğin, yıldızsız akşamlarda da en kör kuytularda da. Fiziksel olarak hayran olduğun şeylerin ruhu yakar canını çoğu kez. Oysa sen ruha değil görünene tapmaya devam edersin fütursuzca. Sağa sola yalpalayıp duvarlara çarptıkça buna büyümek dersin. Kendini hayatın en tepesinde sanar, aynı yanlışı iki kez yapmakta inat edersin. Bazen sadece dokunmak, bazense dokunamayacağın kadar uzak olmak istersin. Ne öteye gidebilir, ne beriye gelirsin. Bindiğin tren seni nereye götürüyorsa ancak oraya gidersin. Raylar belli... Duraklar sabit... Hiç inesin olmadan...

3 Ocak 2011 Pazartesi

Nihayet

Çok çizgiler çekilir, ötesine geçilir. Hayat yeniden başlamasa da bişeylere yeniden başlanmak istenir. Sıfırdan derler, yeni sayfa derler, geçmişe mazi derler derler. Geçmişin büyüttüğünü unuturlar, sıfırdan başlayamazlar. Sıradaki günler ard arda dizilmiş geçmiş olmayı beklerken, biz onları kendimize göre sınıflandırır, aylara haftalara sıkıştırır yaşarız. Sonunda hep aynı yere döner dururuz. Envai çeşit takvimin kavgası olur. Yılbaşı kutlanır İsa doğduğunda. Musa'nın firavunundan hallice islam çılgınları da der ki "o çam ağacı g.tünüze girsin"... Yeni yılın gelişini kutlamak günah olur, iyi dilekler dilemek, toplanmak, görüşmek, biraz dağıtmak için sebep yaratmak ise ayıp. Hicri yılbaşınızı kutlarım der biri gülerek ve örterek zihnini. Takvimler karışır. Hayat karışıklığında karışan zihnimi ve kalemimi toparlamak için ise bir fırsat verir bana bu zamansal kaos. En sonunda ulaşırım nihayetime. Nihai takvimimdir benim bu zaman. Gözlerimi açtığım. Kokunu hissettiğim. Öksürüğünle parçalandığım. Soğuğunla ısındığım. Gülüşünle yandığım. Seninle başladığım. Son takvim.